Başbakan Erdoğan’dan ‘Ergenekon Savcısı’ diye söz eden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, davanın avukatlığına da kendisini uygun görmüş. Dengir Mir Mehmet Fırat, “Ergenekon zanlılarının avukatı mısın?” demiş (amma derinlikli bir siyasi iletişim söylemi değil mi?) Beriki de ona yanıt vermiş: “Eğer Başbakan savcıysa, ben de onların avukatıyım. Ayrıca onur duyarım.”
Buyurun, bir başka derinlikli siyaset söylemi daha...
Sokaktaki çocuğa sorsanız, gazete bilgileriyle size analiz yapacaktır: “Belli ki somut delillere dayalı suç unsurları ve bu suça iştirak etmiş olanlar var. Yine belli ki, kurunun yanında ya tesadüfen yanan, ya da kasten yakılmak istenen yaşlar da var.”
Hal böyleyken, bu kritik davadan yola çıkıp meseleyi ‘cartına curtos’ (Türkçe okuyun lütfen) ortamına getirmek, her şeyi siyahla beyazın savaşı gibi göstermek, gri alanları es geçmek, hangi siyasi beceri ve ahlak işidir, anlaşılır gibi değil...
Bu arada bu davadaki bîgünahları düşünün siz... Avukatları, sözcüleri ve bu işin siyasi rantının taliplisi olarak Baykal’ı görmek isterler miydi acaba? Çünkü, “Mademki Baykal öyle diyor; o zaman öyle değildir” diye düşünen o kadar Baykal muhalifi var ki...
Haklı çıkmaktan bıkmadım
Herhangi bir polemik veya tartışma olsun diye değil, yakın popüler kültür tarihine not düşmek için bir kez de bizim sütunda tespit etmekte yarar var.
Sevgili Hıncal Ağabey (Uluç) dünkü yazısında demiş ki, “Sezen’in albümü sıradan”...
Biz de birkaç gün önce dedik ki, “Sezen’in ‘Deniz Yıldızı’ CD’si olağanüstü”...
Hıncal Ağabey demiş ki, “Bu CD’de bir tek Sezen şarkısı yok. Bu CD’de kalacak şarkı yok!”.. Ben de diyorum ki, “Bu CD’deki parçaların pek çoğu pop klasiği haline gelir”...
Ben daha da ileri gidiyor ve diyorum ki (Hem Akşam’da hem de Star’a verdiğim görüşte dile getirdim), Sezen’i, özellikle de bu CD’yi ‘çözümlemeye’ çalışmamak, sorgulamamak gerek. Tarkovski’nin son filmi Kurban’ı gördüğümde, ne demek istediğimi anlatabilmek adına işi biraz da abartarak “Sinema bitti” demiştim. Şimdi de aynı nedenle, “Türk pop müziği bitti!” demek geldi içimden...
Dedim ya... Biz tespit edelim. Ömrümüz vefa ederse biz, yoksa başkaları kimin haklı çıkacağını görecektir mutlaka...
Hani “Türkiye’de marka olmuş star yok denecek kadar azdır. Hülya Avşar da marka değildir; onun için tişörtü de tutmaz, sabunu zeytin yağı da, dergisi de” demiştim de, itirazdan geçilmemişti... Bebek Badem ezmesinin marka olmadığını iddia etmem gibi; ya da ‘KOBİ’lerden, birleşip Ar-Ge’ye, İK’ya, Yapısal Süreçlere, Pazarlama’ya yatırım yapmadıkça bir şey olmaz’ demem gibi...
Ben haklı çıkmaktan bıkmadım...
İşe önce kendi mutfağımızdan başlamalı
Herkes birbirine yolluyormuş. Bana da Kolay İletişim’den Rabia Akbulut Hanım göndermiş. “Bunlar için ücretsiz PR yapmayı bile düşündüm. Köşenizde yer versenize!” demiş. Ben de konuyu ilk duyduğum günden bu yana bu iş nasıl hallolur diye düşünüyordum... Meseleyi çözmüşler oysa... Şöyle ki...
Siz de duymuşsunuzdur: Lavaboya dökülen 1 litre atık yağ, 1 milyon litre suyu kullanılamaz, 5 milyon litre suyu da içilemez hale getiriyormuş. İnanılmaz gibi ancak doğru... Peki, ne yapacağız kızartma yaptığımız yağı?..
Atık yağdan biyodizel üreten bir şirket, “Alo Atık Hattı” kurmuş. Atık yağları askeriye, restoranlar, catering firmaları vb şirketlerden ücretsiz olarak topluyorlarmış. Firmanın adı Ezici... Alo hattı: 444 2845... Web sitesi: www.ezici.com.tr
Bizim şirketlerin hizmet verdiği yüzden fazla kuruluşa konuyu iletmemizi önermiş Rabia Hanım... Tabii ki, önce 100’den fazla çalışana her gün yemek yapılan bizim şirketlerin ortak yemekhanesinden işe başlamayı... Bu arada Türk Medya’ya da (Başta Akşam, diğer gazete ve dergiler...) önemle duyurulur...
‘Turkcell üstü az Recep İvedik’
Cumartesi berberde oturuyorum. Bizim 30 yıllık Mustafa ile İbrahim... Sürmeli Berber... Bir ölçüde kamuoyu yoklamalarının merkezi... Eski segmentasyonla A, B+, B... (Çalışanları da katarsanız C)..
Haberleri izliyoruz. Bitti... Arkasından reklamlar... Recep İvedik’li Turkcell başladı. Hiç sesimi çıkarmadım. Arkasına bir iki reklam daha geldi. Beklemeye devam...
Reklamlar bitti. Ortaya sordum: “Arkadaşlar, hatırladığınız en ilginç çarpıcı reklam hangisi...”
Cevabı hiç tereddütsüz yapıştırdılar: “Recep İvedik!” Çok güzel... Bekliyordum zaten. Benim merak ettiğim ikinci sorunun yanıtıydı:”Hangi ürün ya da kurumun reklamıydı?”...
...
Ses yok...
Sonra bir iki tanesi ‘tahminde’ bulundular: “Hani şu Cem Yılmaz’ın oynadığı reklam filmindeki marka mı? Neydi o?”...
Belli ki Telekom’u kastediyorlar...
Sonra hatırlattım... “Ha, tamam!” falan oldular...
Öldürücü soruyu sona saklamıştım: “Ne diyor reklam? (O ortamda ‘Kilit mesajı neydi’, diye soracak halim yoktu...)
Ama sormadım...
Benimkisi, cahilce bir kör uçuş... Recep İvedik işinin çok riskli olduğunu Turkcell’ciler de biliyordur... Tipleme, popüler, ama bir o kadar da riskli... Psikologdaki kanepeye ayakkabılarını çıkarıp uzanmış Recep kardeşimizin, birden geğirip gaz çıkarmayacağı, etrafa da tükürüp, küfrü basmayacağı ne malum?..
Hani iki marka yan yana gelince; vaadi, algılaması, itibarı daha yüksek olan marka diğerini yukarı, nispeten düşük olan da berikini aşağıya çekermiş ya... Turkcell’in Şahan Gökbakar’ın algılamasını yukarı doğru çektiği kesin...
Geriye yüksek satış rakamları yakalanması kalıyor ki, bu tarafta kayba uğrattığınız şeylere değsin... Onu da göreceğiz...
Unutmadan, bir markaya bu kadar fazla kimlik yüklemesi yapılır mı? Bunu bana birileri anlatsa çok sevinirim: Turkcell Süper Lig, Basketbol Milli Takımı, Futbol Milli Takımı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (Türkân Saylan Hanım), Kardelenler, Mili Eğitim Bakanlığı ile birlikte Gönül Köprüsü projesi, Geleceğe Koşanlar (Ücretsiz spor okulları), Bodrum Antik Sur Restorasyonu, CeBİT, İKSV ile İstanbul Caz Festivali ve Recep İvedik...
Denebilir ki, “Hedef kitle 7’den 77’ye herkes”... Yanlış... Hadi diyelim ki, doğru... Hedef kitleye göre markanın kültür ve değerleri konumlandırılmaz... Vizyon ve misyona göre konumlandırılır... İvedik, hangi kriterden Turkcell’in kimliğinin içine duhul etmiş acaba?..